Fransa’da Bebeğimle Dördüncü Trimester

20 MART-20 HAZİRAN ARASI

Merhaba özlediniz mi bizi 🙂 Bebeğimizle geçirdiğimiz ilk üç ayı biraz özetleyeyim istedim. Birçok anne bilir ki bebekler dünyadaki ilk üç aylarında kendilerini hala ana rahminde zannederler, bu sanrı üç ayın sonlarına doğru yok olur. Buna “dördüncü trimester” denir, bu yüzden yazımın başlığı böyle olsun istedim. Hadi başlayalım!

1) İLK 40 GÜN

Bu üç ayı yani 90 günü bu şekilde ikiye ayırdım çünkü ilk 40 gün anne ve bebek için çok önemli. Hem tıpta hem de birçok kültürde ilk 40 güne önem atfedilir. Ancak biz ailecek sadece bebeğin ilk günlerinin ve lohusalığımın verdiği zorluklarla değil başka zorluklarla da boğuştuk. Allah daha büyük dert vermesin ama yaşadıklarımız beni, bizi zorladı.

ŞU EMZİRME KONUSU

[ÖNEMLİ UYARI: Bu konu hakkında yazdıklarım sadece kendi tecrübelerimden ileri gelmektedir. Kimseyi bağlamadığı gibi tıbbi bir dayanağı da yoktur. Herhangi bir sebepten bebeğini emziremeyen anneleri iyi hissettirme amacı taşır.]

Blogu okuyanlar benim bebeğimi en fazla 6-7 ay emzirmeyi öngördüğümü bilirler. Ancak her zaman olduğu gibi evdeki hesap çarşıya uymadı ve aklıma asla gelmeyen şeyler başıma geldi.

Bebeği doğar doğmaz koynuma verdiler; giydirdikten ve ölçümleri yapıldıktan sonra da göğsüme yapıştırdılar. Ben ne olduğunu anlayamadan bebek biraz emdi hiçbir acı hissetmedim bunun sebebi henüz 10 dakika önce doğurmuş olmamdı. Epiduralin etkisi altındaydım açlıktan baygın vaziyetteydim ve dikiş atılıyordu (minik bir operasyon da geçirdim bebek doğduktan sonra) yani tam bir karambol ortamıydı. 2 saat sonra odaya çıkarıldığımızda ve yemeğimi yedikten sonra bebeği tekrar göğsüme verdiler ve ben yeni doğan katını inletircesine çığlık attım. Çok büyük bir acıydı bunu nasıl tarif ederim bilmiyorum. (Hiç kimse hamileliğin de emzirmenin de korkunç yönlerinden bahsetmiyor! Hamilelikte dış hemoroid oluşmasından nasıl kimse size bahsetmiyorsa ve herkes başına gelmemiş gibi davranıyorsa emzirirkenki korkunç meme ucu acısından da kimse bahsetmiyor!) Halimi gören ebe bebeği derhal aldı “Böyle olacaksa hiç olmasın bebek senin bütün negatif enerjini sütünle alır” dedi ve bebek çok aç olduğu için yapay süt verdiler. (Aç mı bıraksaydık?) Yaşadığım hayal kırıklığını anlatamam. Ama bir yandan da yorgunluktan ölüyordum o yüzden üstünde duramadım ve uyudum. Bebeğim de mışıl mışıl uyudu.

Bunu takip eden 5-6 gün boyunca emzirmeyi hep denedim. Hepsi hüsrandı. Bebeğim kan emiyor ve kanı kusuyordu; arada biraz olsun sütümden aldığından bile emin olamıyordum, hiçbir şey görünmüyor ki! Ebeler odama sağma makinesi getirdi çünkü bebeğin anne sütü alması gerektiğini ve emzirmeye çalışmakla bunu başaramayacağımı söylediler. Göğüs uçlarım kabuk bağlıyordu bebek emerken kabukları koparıyor yine kanatıyordu. Her emzirme girişimimde çığlıklar atıp ağlıyordum. (Anneannemin bir lafı vardır “insanın neresi acırsa canı orada olurmuş” diye, işte o hesap) Eşim de yüz ifademi görünce dehşete düştü. “Sen ne yapıyorsun kendine? Hemen son ver buna” dedi bana. Ben yine de birkaç şans daha verdim hem kendime hem bebeğime. Ancak bir gün hissettiğim acı yüzünden minnacık bebeğimin elini sıkıp mosmor yaptığımı fark ettim. İşte o an emzirmeme kararı aldım. Bu yüzden sağma maceram evde devam etti (Fransız devleti isteyene elektrikli sağma makinesi veriyor bedava- piyasa değeri 500€) Göğüslerim artık yara olmuyordu. Bir yandan yapay süt de verdim çünkü kolostrum ile doymuyordu hep ağlıyordu. Sağmanın olumlu yanlarından biri bebeğin ne kadar içtiğini, ne kadar süt ile doyduğunu bilebilmeniz ve bebeğinizi tanıyabilmeniz. Emzirerek bunu bilmenin imkanı yok. (Laf aramızda anne sütünün bebeğin çapaktan yapışan göz kapaklarını açtığı da söylenir ama ben daha buna şahit olmadım. Ne zaman bundan muzdarip bir anne görsek “bebeğinin gözlerine sütünden damlat” derler o da “denedim işe yaramadı” der, yalan mı?)

Size tam bu noktada çok can alıcı bir şey söyleyeceğim. Hastanedeki ebe bana çığır açan, aydınlanmama sebep olan çok kilit bir şey söyledi: “Biz burada anneler için sıfır acı politikası uyguluyoruz!” İşte bu cümle tüm bakışınızı değiştirecek bir cümle. Doğum sancısı mı çekiyorsun? Derhal epidural! Emziremiyorsun ve bebeğin karnı mı doyması lazım? Derhal yapay süt ve sağma makinesi! Hayatı zorlaştırmaya ne gerek var? Teknolojiden yararlanmamak niye? Neden hayatı kendimize zehir etmek?

Söylemem gereken önemli bir nokta da bebeğin aldığı sütün bir kısmını devamlı çıkarmasıydı. Hastanedeki ebeler çok iyi olsa da bunun reflü olduğunu anlayamadılar. Biz bunu sonradan fark ettik ve ben sütüme pediyatrın reçete ettiği toz ilaçtan katmak zorunda kaldım. Yani sizin anlayacağınız emzirebilseydim bile bu reflü ilacı için sütümü sağıp biberonla vermek zorunda kalacaktım! Çünkü emzirerek veremezsiniz ilacı. Mucizevi bir şekilde bebeğim kilo almaya devam etti. (3070 gr doğmuştu, ilk ayın sonunda 3760 oldu) Bu kadar kusmaya nasıl kilo aldı anlayamadık ama yine de bu böyle devam edemezdi: bu kusmaya bir çare bulmamız gerekiyordu çünkü hayat kalitemiz düşmeye başlamıştı. Hamileliğimde o kadar ağır reflü yaşadım ki bebeğimin reflülü doğması beni şaşırtmadı. Günde belki 20 kez çıkarıyordu ve ben devamlı olarak bebeğin pijamasını ve kendi kıyafetimi de değiştirmek zorunda kalıyordum. İşte bu yüzden sağdığım sütüme doktorun verdiği toz ilacı koymaya başladım ve mamayı da değiştirip reflü önleyici mamaya geçtik. Kusma tamamen bitmese de fark edilir ölçüde azaldı. Mamayı değiştirmek bebeğimi kabız yaptı, 3-4 günde bir kaka yaptı bir süre. Bünyesi yeni mamaya alışınca her gün kaka yapma düzenine geri döndü. (Bir de bebekler için reflü yastıkları olduğunu gördüm, son çare onu deneyeceğim. Sonucu yazarım)

Sorunlarımız bitmek istemezmişçesine bir de Rüzgar’ın rahatsızlığı ortaya çıktı. Kaç zamandır belinde bulunan et beni kiste dönüştü. Onu yavrum gibi gördüğüm için çok üzüntülü günler geçirdim. 2 haftalık antibiyotik tedavisi sonunda kist düştü! Rahat bir nefes aldık. Hemen üstüne ben grip oldum ateşim 40’a çıktı.

Başımıza gelen son sorun ise benim bir ayın sonunda sütümün bitmesiydi. Toz ilacı katabilmem için öğün başına 100 ml süt sağmam gerekiyordu ama artık o kadar sütüm gelmemeye başladı. Bu yüzden sadece yapay süt vermek zorunda kaldım. 15 dakika sağmayla 130 ml sütüm gelirken bana yaşatılan “emzir” stresi ve hastalanmam üzerine sütüm gözümün önünde yok oldu. Önce 130 ml yi 45 dakikada elde etmeye başladım. Sonra 45 dakikada 50 ml gelmeye başladı. En sonunda 10 ml bile sağamaz oldum. Biberona sadece damlaların geldiğini görünce moralim nasıl bozuluyordu anlatamam. Sonunda ümidim kesildi ve bıraktım. Artık sadece mamayla devam ediyoruz. (Zeka küpü insanlar bana “emzirseydin sütün bitmezdi, sağma makinası bebek kadar güçlü çekmiyor” demesin lütfen, gözyaşlarımdan çok iyi biliyorum bebeğin ne kadar güçlü çektiğini) Önceleri üzüldüm ama sonra anne sütü vermemenin olumlu yönlerini fark etmeye başladım. 1) Bebeğim mamayla çok iyi doyuyor ve kendiliğinden uyku düzeni edindi. 2) Mama gaz da yapmıyor anne sütünün aksine. Anti kolik meme diye bir şey yok, emzirerek koliği önleyemezsiniz ama anti kolik biberonlar var, emzirmeyerek koliği önleyebilirsiniz. 3) Emzirmeyeceğim için hormonlarım deli gibi çalışmayacaktı ve ben domuz gibi ter kokmaktan da kurtulacaktım. Artık kocamdan utanmaya başlamıştım bu koku yüzünden. Her gün duş almayı bırakın saat başı duş alsam çare olmayacak durumdaydı. 4) Üstelik yine emzirmeyeceğim için saç dökülmemin azalacağının düşüncesi bile üzüntümü alıp yerine mutluluk bırakıyordu. Hayat çok kolaylaştı birden bire. Ben “bu emzirme acısının nasıl üstesinden gelirim?” diye düşünürken bebeğimle ilişkimin işkence ve zorluk üzerine değil zevk ve neşe üzerine kurulmasını istiyordum. Ben istiyordum ki bebeğim bana üzüntü ve acıyı değil mutluluğu anımsatsın. O ebenin söylediği gibi acımın ve tiksintimin sütümle bebeğe geçmesinden ve sırf emzirmek uğruna üzüntü üzerine kurulu bir ilişkimiz olmasından korkuyordum. Sütüm kesilince tüm sorunlar kendiliğinden halloluverdi.

Sütü arttırmak veya göğüste olan sütü tamamiyle çıkarmak için Fransız kadınları bazı yöntemler kullanıyor. Lahana haşlayıp göğüste tutuyorlar mesela ve çok popüler olan yeşil kil sürüyorlar göğüslerine. (Rezene çayı ve bol su içmekten bahsetmiyorum bile) Ben de bunları yaptım ama sonra kendimi bir sirkin ortasındaymış gibi hissettim. Çok rahatsız oldum bu durumdan. Normal gündelik hayatımı yaşamaya, bunlara zaman harcamamaya karar verdim. Bebeğimle ilgileneceğime bu işlere enerji tüketmek manasızdı. Bunlarla uğraşmak bana göre değil.

Çok sevdiğim bir ablam (kendisi bebeğini gönüllü olarak mamayla beslemiş) bana hayatımda duyduğum en mantıklı şeyi söyledi: “Bizim çağımızda çok mu organik besleniyoruz ki anne sütü sağlıklı olsun? Zaten bebekler beslenmeyle değil uyuyarak büyürler. Büyüme hormonu uyurken çalışır. Anne sütü alan bebekler devamlı ağladığı ve uyku disiplini verilemediği için bir türlü uykuya dalamıyorlar” Agresif ve devamlı aç oluyorlar. Bu yüzden anneyi emrine amade hale getiriyorlar. Anne sütü bebeği besliyor ama doyurmuyor o yüzden süt vermek annenin bütün enerjisini “emiyor”. Gerçekten de mama verilen bebekler mışıl mışıl uyuyor, en azından benim bebeğim öyle. İstisnalar dışında uykuya dalmakta sorun yaşamıyor ve alarmı kurulmuş gibi gündüzleri 3 saatte bir acıkıyor (geceleri en az 6 saat deliksiz uyuyor) zaten mamayı kural gereği bir önceki öğünden en az 3 saat sonra verebiliyorsunuz. 5)Üstelik anne sütü bebeklerin ağzında pamukçuk yapıyor, mamada böyle bir sorun da yaşamıyorsunuz. 6) Ayrıca anne sütü alan bebeklere D ve K vitamini takviyesi yapmak gerekiyor çünkü anne sütü bunları içermiyor ama mama verince takviye yapmaya gerek kalmıyor bebek tüm ihtiyacını almış oluyor. (Sanırım anne sütünün en önemli avantajı bedava olması; 800 gramlık 1 kutu yapay süte 20€ ödüyoruz ve 8-10 günde bitiyor)

Bağışıklık konusuna gelirsek; anne sütü alan bazı çocukların çok sık hastalandığına, mamayla büyüyen bazı çocukların ise hiç hastalanmadığına şahit olduğum için bu konuya takılmıyorum. Bence burada biraz “ne çıkarsa bahtına” durumu var. Kendime “her şey olacağına varır” dedim ve Allah’ın bize kısmet ettiğiyle mutlu olmayı öğrendim. Her zaman olduğu gibi yine bana kısmet olmayanlara değil kısmet olanlara odaklandım.

Bebeğimin bana bağlanmayacağından çok korktum çünkü sizi böyle korkutuyorlar. “Anne sütü almazsa, meme teması olmazsa sana bağlanmaz” diyorlar. Bunun da palavra olduğunu gördüm. Bebeğim benim koynumda uyuduğu huzurlu uykuyu asla kendi yatağında uyumuyor, hep beni istiyor. Onunla aramda çok büyük bir bağ ve sevgi oluştu bu kadar kısa süre içinde. Kollarımda olmadığı zaman ben de bir eksiklik hissediyorum. Geçenlerde belediyeye gitmek zorundaydım mesela… mikrop dolu yere bebeğimi sokmamak için onu annemle evde bıraktım. “Özgürlük” isteğim sadece ilk 5 dakika sürdü sonra çok büyük bir pişmanlık oturdu içime. Onu nasıl evde annemle bırakabilmiştim??? Belediyedeki işimi bitirmemle eve koşmam bir oldu. Sadece birkaç haftadır hayatımdaydı ama artık onsuz yapamayacak haldeydim. İyi ki ev hanımlığını özgür irademle seçmişim. Anneme dönünce sordum “için nasıl elverdi beni ananeme bırakıp işe gitmeye?” diye… şu kollarımda uyumasına da bir açıklık getireyim: bebeğim ilk günden beri bunu istiyor ben de karşı koymuyorum. Eşimin de ailemin de “kucağa alışırsa yanarsın” demesine rağmen bebeğime istediğini vermek istiyorum çünkü demek ki buna ihtiyacı var. Ayrıca “bebekler ilk üç ay alışkanlık edinmezler” tezi (doğru değilse bile) bana mantıklı geliyor o yüzden böyle davranıyorum. (Zaten sakat olan belim bebeğin kilo almasıyla çok zorlandı bu yüzden pusetinde uyutma alışkanlığı edindirdim. Gün içinde pusetinde uyuyor. Odada yatağında bırakılmak istemiyor; salonda ve benim orada olduğumu bilerek uyumak istiyor)

Doğumda vantuz kullanıldığı için Jeanne’ım ebem osteopata gitmemiz gerektiğini söyledi. Ben de bir bildiği vardır diyerek gittim alternatif tıbba pek saygım olmamasına rağmen. Vantuzun bebekte zarar bırakmadığını söyledi ama bu randevu tam ne işe yaradı bilmiyorum bayağı da tuzluydu! Yeni randevu verse de osteopat, gitmemeye karar verdim. Pediyatrımızdan memnunum, gerçek tıp bana yetiyor.

Bebeğimin göbek bağı 17. Gün civarı düştü çok şükür hiçbir sorun yaşamadan atlattık. Doğumun ertesi günü yıkamıştık bebeği hatırlarsanız; ben evde de yıkamaya devam ettim göbek bağı hiçbir sorun teşkil etmedi. Tek başıma yıkıyorum hiç de korkmuyorum. Tırnak kesmeye gelince; başlarda yapamayacağımı sandım fakat ilk ayın sonunda kendime “hadi kızım cesaret” deyip giriştim. Kesinlikle uyurken kesmiyorum çünkü uyanıyor, uyanıkken de izin vermiyor. Babası ona biberonunu verirken kesiveriyorum tırnaklarını. Mamaya konsantre olduğu için asla ilgilenmiyor ve karşı koymuyor.

Bu başlık altında son olarak emzik konusuna değineyim. “40 günden önce emzik vermeyin” derler ama çocuğun emziğe derhal alıştırılması gerekiyor. Yoksa hayat anneler için zindana dönüyor. Ben hastanede kalırken bir gece bebeğim ağlama krizine girdi ve ebe “midesini yatıştırır” diyerek emziği tıkıverdi ağzına. Önce sorguladım bu durumu ama şimdi “iyi ki yapmış” diyorum.

RUH HALİM

Bir lohusanın ruh hali fiziki şartlarından ayrı düşünülemez. 30 ila 40 gün boyunca kanamanız oluyor, normal doğumda çok güçlü ıkındığınız için beliniz ve omuz bölgeniz ağrıyor, karnınızda hala bebek varmış gibi hareketlenmeler oluyor rahim küçüldüğü için… oluyor da oluyor binlerce şey vücudunuzda. Çok şükür normal doğum yaptım, sezeryan olanları düşünemiyorum. Hele hiçbir zorunluluğu yokken sezeryan olanları hiç anlamıyorum. Kendine gelmek, bebeğinle ilgilenebilmek o kadar zor ki normal doğumla bile. Ben 40 gün boyunca karnımda dikiş izi olmamasına rağmen aynalara bakamaz haldeydim. Kendimi pis ve çirkin hissediyordum. Dikişlerim acıyordu, eşinizin sizi yanağınızdan öpmesine dahi tahammülünüz olmuyor öyle diyeyim. 40 günün sonunda (biraz da genlerden şanslıysanız) hiç doğum yapmamış gibi bir vücuda dönüyorsunuz sporsuz diyetsiz… dolayısıyla ruh haliniz de iyileşmeye başlıyor yavaş yavaş. Merak edenler için söyleyeyim hiçbir çaba göstermeden 58 kilodan 50 kiloya düştüm 40 gün sonra.

Bebeğime alışmam hem çok kolay hem çok zor oldu. “Eski hayatımı istiyorum” dedim ilk 10 gün. Ama onun minnak suratına baktıkça o geri dönülmez yolun ne kadar güzel olduğunu gördüm. Hamileliğimden beri hala çelişkili duyguları bir arada yaşıyorum. Bir zamanlar hem hamileliğimin sürmesini hem doğurmayı istiyordum, şimdi bebeğimin hem hep bebek kalmasını hem büyümesini aynı anda isteyebiliyorum :)) Bazen hep genç kalmayı ve onu kollarımda tutabilmeyi isterken bazen “temel ihtiyaçlarını karşılasa da (tuvaletini yapabilmek, konuşabilmek gibi) bize muhtaç olmasa” diyorum.

Lohusalık diye önlenemez bir şey var ancak lohusa depresyonu denen şey çevrenizin (hem de en yakınlarınızın) size yaptığı kötülüklerin bir sonucu. Ve onlar susmasını bilse önlenebilir bir felaket. Ama susmuyorlar. Anneniz size kaynananız gibi davranabiliyor, siz değil bebek her şeyden önemli oluyor. Bu durumda kim depresyona girmez ki? Ben onların yerinde olsam anneanneliğimin, nineliğimin tadını çıkarırdım. Oh düşünsenize çocuklarınızı büyütmüşsünüz sıranızı salmışsınız hiçbir sorumluluğunuz yok şimdi torun sevme vakti. Ama yoook illa konuşacaklar o çenesi kopasıcalar. Bunlarınki tecrübelerini yardım için kullanmak değil ego beslemek sadece. E bende de onların egolarına tahammül yok.

Lohusayken 40 derece ateşle hastalanmam her şeyi daha da berbat etti. Gece eve eşim doktor çağırmak ve onun reçete ettiği antibiyotik için nöbetçi eczane aramak zorunda kaldı. Ölüyorum sandım hayatımda çok az böyle kötü hasta olmuşumdur. Dünyam alt üst oldu. Hastane iyi hoştu da soğuktu; şifayı oradan kaptım. Siz siz olun lohusayken hastalanmayın. Görüyorsunuz değil mi başıma neler geldi; 40 günde 40 haftaya sığacak şeyler yaşadım. Allah sadece düşmanıma versin.

2) SON 50 GÜN

*Hamilelikte ne kadar sağlıklı beslendiysem lohusalık biter bitmez o kadar sağlıksız beslenmeye başladım. Bir başkasının bedeninden sorumlu olmamak inanılmaz bir özgürlük veriyor. Alkol almak için bekledim ama yıllar önce bıraktığım asitli içeceklere hemen döndüm, fast food yedim bol bol. Elbette yakında “ne çok sağlıklı ne çok sağlıksız hayatıma” geri döneceğim 🙂

*Doğum sonrası kontrolüm için ebeyle görüşürken konu elbette doğum kontrol yöntemlerine geldi. Spiral Fransa’da çok popüler. Hele ki hormonlusu daha çok popüler. Ama ben buna karşıyım. Hormonlu spiral size hormon vererek regl olmanızı engelliyor. Kansere davetiye çıkarmak gibi bir şey. Bakırlı spiral ise daha çok miktarda ve daha ağrılı regliye sebep oluyor. Doğanın akışına müdahale etmek hiç bana göre değil o yüzden bu konuyu kapadık. Ama yine de siz bilirsiniz tabii.

*Ritüeller, uyku disiplini, bebek bakımı ile ilgili kitaplarla da ilgili söyleyeceklerim var. Bana sorarsanız asla bu kitaplardan medet ummayın. Sizin tek muhatabınız var o da kitabın yazarı değil bebeğinizin ta kendisi. O size kendini öyle güzel ifade ediyor ki bu mesajları almak ve anlamak düşüyor size. Daha önce de söylemiştim hamilelikle ilgili çok okudum annelikle ilgili bilinçli olarak hiçbir şey okumuyorum. Ben bunun yerine kızımı okuyorum. Ben kızımın istisnai bir çocuk olduğuna inanmıyorum. Bence her çocuk kolaydır yeter ki verdiği tüm mesaj ve sinyallere kulak verilsin. Şöyle düşünün: konuşamadıkları için hayat asıl onlar için çok zor; bir dertleri varsa yırtınıyorlar size anlatmak için. Yani biz işin kolay tarafındayız, ızdırap yaşayanlar onlar. İşlerini daha da zorlaştırmamak lazım. Dolayısıyla ritüeller de buna göre oturuyor. Hayatınızın değişmesine direnmezseniz her şey kolaylaşır, yok ben deliksiz uyuyacağım yok ben kahvemi soğutmadan içerim diye ısrar ederseniz işin içinden çıkamayız. Minnacık bebekle ritüel oturtulur ama disiplin oturtmak söz konusu değil. Hayat onun etrafında dönüyor başka yolu yok. Gözlerimden yorgunluk akarken bana bir gülüyor yüreğimde güneşler açıyor. O yüzden durmuyorum bunların üstünde.

*Doğumdan sonra aylarca karnımın rengi koyu kaldı. 3 ayın sonunda normal ten rengime döndü. Öyle sinir oluyordum ki anlatamam. Bunu başka yaşayan var mı?

*Şunu anladım ki annelik (veya bebek bakmak) her şeyin asgarisine razı gelmekmiş. Azıcık yiyip çocukla ilgilenmeye dönmek, sadece tırnaklarınızı kesmekle yetinip (hatta kesebildiğinize şükredip) maniküre ve oje sürmeye vakit ayıramamak, 8 saat deliksiz uykuyu unutup 3-4 saat uyuyabilince mutlu olmakmış. Her şeyin azına tamah etmekmiş.

*10 mayıs hastane randevum: Doğum sonrası hastaneye kontrole gittim (çünkü doğum esnasında bana bir operasyon da yapıldı pek kimseye söylemedim) onun kontrolüydü. Bana bir pratisyenle rdv vermişler önce bozuldum “niye doktor değil?” Diye. Ultrasondan sonra bana “hiçbir probleminiz yok içiniz rahat olsun” dedi. Ben de “jinekologumla görüşmem gerekir mi” dedim (ne dese görüşecektim zaten) o da hayır dedi ve ben yine de jinekologumla konuştum. Bana demesin mi “pratisyenler doktorlardan daha üst mertebede onun dediğine güvenebilirsin” ben şok!
Türkiye’de pratisyenler nedense “pek bir şey bilmeyenler” diye bilinir ayıp ettim koca adama. Bu bir değil iki değil biz Türkçede başka dillerden aldığımız kelimeleri neden gerçek anlamlarıyla kullanmıyoruz sadece soruyorum? ekşisözlükte’de de pratisyenliğe demediklerini bırakmamışlar, malum orası kin kusma mecrası…

*Türk tarafımızdan nasıl emzirme baskısı gördüysem Fransız tarafımızdan da bebeği kucağa alıştırmama/yatağına yatırma baskısı görüyorum. Ben başkaları tarafından manipüle edilince çok strese giriyorum, geriliyorum ve bebekten uzaklaşıyorum. Bizimle uyumasının bir sorun olduğunun farkındayım ama o daha çok küçük ve beni istiyor. Ben de onu istiyorum. Çok huzurlu oluyorum yanımda uyurken, onun huzurundan bahsetmiyorum bile! Nasılsa yakında yatağında yatacak. Bizi sevmediği, beğenmediği vakitler gelecek. Bırakın biz nasıl iyiysek öyle olalım bizim takvimimizi değiştirmeyin yoksa benim yolum şaşıyor! [3 ayın sonunda yan yatak aldık. Artık hem bizimle hem de değil! Umarım kendi bağımsız yatağında yattığı günleri de görürüz 🙂 ]

*3 ayın sonunda bebeğimin reflüsü yok denecek kadar azaldı. Reflü yastığı almaktan vazgeçtim ama hala reflü önleyici yapay süte devam ediyoruz.

*Ruh halim uykumu alıp almadığıma göre değişiyor. Tabii benim de bazen sabrım tükenebiliyor bu gibi durumlarda (ki genelde akşam saatlerine denk geliyor) çünkü enerjimi tüketmiş oluyorum. Bebeği babasına paslıyorum ve dinleniyorum. Eğer yarına yemek yapmam gerekiyorsa mutfağa kapanıp çalışıyorum çünkü gün içinde yemek yapmak çok zor oluyor. Yarının yemeğini yaparsam akşam da dinlenememiş oluyorum. Eşim bebeği uyutabildiyse ona öyle dua ediyorum ki anlatamam.

*Aşılar büyük bir özenle devlet tarafından kontrol ediliyor. Belediye tarafından her aşı sonrası gelen mektubu pediyatra imzalatıp geri göndermeniz gerekiyor ki devlet bebeğin sağlık takibini yapabilsin. Tabii bu sizi de takip ettiklerini gösteriyor, çocuğa iyi bakıyor musunuz diye… Bir de 1. Ay, 9. Ay ve 24. Ayda olmak üzere pediyatr tarafından düzenlenen 3 sağlık sertifikasını da belediyeye göndermek zorundasınız.

*Bu dönemde fark ettiğim şey bebeğimin kan grubunu bilmediğimdi. Pediyatra sorduğumda aldığım cevap karşısında mini şok yaşadım. “Öğrenip ne yapacaksınız?” dedi bana. Hakikaten ne yapacaktım? Allah korusun kan gerekecek bir durum olsa ve hastaneye gitsek kan grubunu öğrenmek artık saniyeler sürüyor. Türkler olarak biz sanırım her şeyi bilmek istiyoruz ve gereksiz bilgiler oluyor çoğu. Fransa’da yaşamak bana her gün yeni şeyler öğretiyor.

*Bebeğim şükürler olsun zor bir bebek değil, bir yükü çok fazla kucak istemesi ama ne yapalım bel ağrılarım feda olsun ona. Yavrucak bir bunu istemiş çok mu? Emziği bazen istiyor bazen istemiyor, gün içinde bazen kucakta bazen pusetinde uyumak istiyor. Altını değiştirmemizi nadiren istiyor ben kokudan/mavi çizgiden anlayıp değiştiriyorum genelde. Bütün yorgunluğuma rağmen her gün şükrediyorum bebeğimiz olduğu için.

*Günlük programımız aşağı yukarı şöyle:

7:30-8:30 ilk öğün

8:30-11:00 uyku

11:30-12:30 ikinci öğün

13:30-15:00 uyku (bu saatlerde kaka yaptığı için genelde uyku bölünüyor ben de ısrar etmiyorum onunla oyun oynuyorum sevgi dolu vakit geçiriyoruz)

15:30-16:30 üçüncü öğün

17:00-19:00 uyku /nadiren oyun

19:30-20:30 dördüncü öğün

nedense bir ağlama seansımız var tam bu noktada 🙂 doğduğundan beri böyle

22:00-23:00 uyku

23:30-00:30 son öğün

03:00 nadiren uyanıyor altını değiştirip yeniden uyutuyorum

İşte böyle. Sizde durumlar nasıl?:)

BONUS: “Bebek uyurken uyu” kuralına değineceğime söz vermiştim, es geçmeyelim. Birçok anne bu lafa kızıyor, bence sonuna kadar haklılar. Bence de kestirip atmalık, söylemiş olmak için söylemelik bir söz olarak, kendini akıllı sananların bir eseri. Bize 1,5 ay annem, 1,5 ay ananem yemek yaptı. Çamaşırla, bulaşıkla da ilgilendiler Allah razı olsun; benim uyuyacak fırsatım oluyordu. (Şunu da unutmamak gerek: bebeğim uyuduğunda ben de uyumak için yanına uzanıyorum ama çoğu zaman güzelliğini izlemeyi tercih ediyorum.) Peki bu anne yardımından mahrum olanlar n’apsın? Ki ben de annemler evlerine döndükten sonra bu işleri devraldım. Artık bebek uyurken uyumak yok, bu işleri halletmek var. O yüzden “uzaktan konuşmak kolay” diyor ve sizi susmaya davet ediyorum. Gerçek hayatta karşılığı olmayan boş sözler söylemeyiniz.

Bebeğimle 3-6 ay arası yaşadıklarımızı anlatacağım vakte dek kendinize iyi bakın, şimdilik hoş kalın 🙂

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s