Fransa’da Hayatta Kalma Kılavuzu-V

Merhaba. Yeni yılınızı kutlarım. Serinin yine ciddi konulardan konuşacağımız yeni bölümüne hoşgeldiniz. Hadi başlayalım!

6) SAĞLIK SİSTEMİ

Hamileyken yazdığım günlükler de şahittir ki Fransa’daki sağlık sisteminden çok çektim. Hala çekiyorum çünkü işleyişi ve mantığı anlamıyorum.
a) En temel bilgiyle başlayayım: bir sorununuz olduğunda (Acil’lik değilseniz) aile hekiminizden randevu alıp ona gidiyorsunuz. Aile hekiminiz çok yüksek ihtimalle adresinize en yakın doktor oluyor; kendiniz seçebilirsiniz. Bu hekimlerin bir de mutlaka uzmanlık alanı var. Örneğin benimki aslında bir jinekolog. Ama nasıl bir jinekolog gel de bana sor. Uzun süre ofisinde ultrason aleti bile yoktu. Alet geldiğinde ise ultrason uzmanı olmadığını, sadece (varsa) bebeği görebildiğini söyledi. Evet benim kulaklarım işitti bu lafları. Ve bana ne zaman ultrason gerekse beni görüntüleme merkezine yönlendirdi elime bir yönlendirme kağıdı tutuşturup. (Bu kağıt olmadan görüntüleme merkezlerine gidemiyorsunuz) Yani özetlemek gerekirse ben ihtiyacım olduğunda hem ondan rdv alıyorum (ve bu en az 1 ay sonrasına alınıyor) hem ona muayene ücreti ödüyorum hem görüntüleme merkezinden rdv alıyorum (o da 1 ay sonrasına) sonra onlara da para ödüyorum sonra gidip hekimime raporu gösteriyorum ultrasonumu yorumlasın diye ve yeni bir ücret daha ödüyorum. Gerekirse kan merkezine gidip kan veriyorum ona da para ödüyorum (oraya rdv’suz gidiliyor ve sonuç hemen çıkıyor) Çok afedersiniz edeyim içine böyle sistemin. Durun daha yeni başlıyorum anlatmaya!

b) Aile hekimlerinin çok büyük bir kısmı hipnoz yapmayı biliyor. Evet yanlış okumadınız; benim aile hekimim bir jinekolog, ultrason bilmiyor ama hipnoz yapmayı biliyor. Ne kadar fantastik değil mi! Ebeler de kendi muayenehanelerinde yapıyorlar bunu. Kendi eski ebelerimden biliyorum. Ben hiç yaptırmadım, hiç niyetim de yok. Size de tavsiye etmem. Kendi uzmanlık alanını bilmeyenler hipnozu nasıl bilsin?! İşinin ehli değilse hipnozun sonuçları çok tehlikeli olabilir.

c) Acillerde çok beklersiniz. Çok, çok ama çok beklersiniz. Ben bir keresinde 12 saat sadece kan testi sonucu bekledim. Hiçbir şey yiyemedim. Neden? testte bir şey çıkar da tedavi gerekir bunun için de midemin boş olması gerekirmiş diye.

Şunu iki şeyi asla aklınızdan çıkarmayın: 1-Fransa’da sağlık sistemi, hastaneleri boş tutmak ve uzmanları rahat bırakmak üzerine kurulu. Aile hekimleri bu yüzden bu kadar meşguller. Rdv’lar bu yüzden ileri tarihlere alınabiliyor. Çünkü Fransa’da sadece bir jinekologlara bir de göz hekimlerine gitmek için aile hekiminin yönlendirmesine ihtiyacınız yok. Bunlar dışındaki tüm uzman doktorlardan rdv alabilmek için yönlendirme mektubunuzun elinizde olması lazım. Ben bir keresinde bir benimden şüphelendim ve o jinekolog olan aile hekimine gittim. Ne anlasın o benden??? Aile hekimlerinden her şeyden anlaması bekleniyor. Ona para ödedim (rdv gününü yine bekledim tabii) sonra gittim bir de dermatoloğa para ödedim. İşte böyle saçma sapan bir sistem!!! Hastaneler bomboş koridorlarda in cin top oynuyor çünkü sistem, halkı aile hekimlerine yığıyor.
2- Fransa’daki sağlık tesis etme anlayışı semptomları bastırma anlayışı üzerine kurulu. Bir yerin mi ağrıyor? ”Ağrı kesici aldın mı?” Beni çıldırtan soru bu! Hem soruş tarzları için çıldırıyorum (çünkü ağrı kesici almayı akıl etmediğinizi sanıyorlar) hem de ağrınız ağrı kesiciyle dinerse sizi ciddiye almıyorlar ve derine inmiyorlar. Daha bitmedi! Devam ediyorum.

d) Benim eşim ne yazık ki bir keresinde çok hastalandı ve acil’e gitti. (araba kullanacak durumda değildi ama bize ambulans göndermediler ve arabayla gitmek zorunda kaldı!) Ordan eve geri gönderdiler reflü teşhisi koyarak. Tek amaçları acil’i kalabalık tutmamaktı; başlarından savdılar. Eşim acı ve ateşler içinde yanarak ertesi gün bir daha (yine arabayla) gitti ve sonunda hastaneye yatırdılar ve tedavi ettiler. 5 gece hastanede yattı. Ama gerçek teşhisi koymaları 3 gün sürdü!!! İşte bu kadar beceriksizler.

e) Ben kızımı doğururken ölüyordum. Tam 17 saat sürdü. Doğal doğuma en uymayan pozisyonda yatırdılar beni; çocuğu resmen doğuramadım. Sonunda vakumla aldılar. Ben doğumdan yarım saat önce siyah bir mide sıvısı kustum.

O 17 saat ilk başladığında ise epidural istemiştim. Bana o kadar yüksek dozda epidural verdiler ki duyma yetimi kaybettim.Hiçbir şey duymuyordum, uzay boşluğunda gibiydim. Duyma yetimin gittiği o birkaç saniyede “duymuyorum” dedim ama o lafımın son hecesini duyamadan yetim gitmişti. Ağzımdan sadece ”duymuyo-“nun çıktığını işittim. Neyse ki sonra hemen düzeltmişlerdi allahın cezaları. Hani şu aralar Türkiye’den Avrupa’ya doktor göçü varmış ya bu muhteşem bir gelişme burası için. Türk doktorları gelsinler de bunlara biraz meslek öğretsinler! Beni Türk doktorlarına emanet ediniz. Onlara güvenim %100 !!!!

f) Hamileliğimin 4-5. ayında çok sancılı kasık ağrıları çektim. Takibimi yapan ebem bana derhal acile gitmem gerektiğini söyledi. Gittim. Beni saatlerce beklettiler, sonunda muayene ve kan testi yapıldı ve ağrı kesici verip gönderdiler. Çocuğum şimdi 3 yaşını bitirmek üzere ve bu kasık sancıları benimle kaldı. Artık hayatımın bir parçası. Ne olduğunu hiçbir zaman öğrenemedim.

g) Kızım doğduktan sonra onu emzirmede büyük sorunlar yaşadım. Kimse anlamadı sebebini. Sonra ben tesadüfen kızımda dudak bağı olduğunu fark ettim. Meğer yavrucağız bu yüzden emememiş. Türkiye’de olsa hemen minik bir operasyonla sorun çözülürdü ve ben kızımı emzirebilirdim ama çoktan hazır süte geçmiştik. Pediyatra söylediğimde tek cevabı ”önemli değil” oldu, bana operasyonu teklif dahi etmedi. Bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi? Karar vermesi çok zor. Burada emzirmeye önem verilmemesi modern hayatta annelerin üzerindeki baskıyı azaltmanın bir sonucu. Türkiye’de dudak bağına hemen operasyon yapılması ise annelere emzirme baskısının bir sonucu.

h) Aslında eşimin ailesinin maruz kaldığı ağır sistem yanlışlarını da anlatmak istiyorum bu yazıda (onlar çok acı çektiler bu sistem yüzünden) ama üzerime vazife olmadığı için veya belki bilinmesini istemezler diye anlatmıyorum size.

7) GÜNDELİK HAYATA DAİR BİLMENİZ GEREKENLER

Berber ve kuaförler : Fransa’da berber ve kuaförlerin çok büyük bir kısmı kadınlardan oluşur. Görünce şaşırmayın ve garipsemeyin. Kadınlar da erkekler de Türkiye’de kuaförlerinin erkek olmasına o kadar alışmışlar ki sanki kadınlar bu işi beceremezmiş gibi bir algı oluşuyor. Aslında bu sadece göz alışkanlığından ibaret. Halbuki kadınlar sadece ağda ve tırnak bakımında doğuştan becerikli/bilgili olarak doğmuyorlar. Erkekler de saç kesiminde uzman olarak doğmuyorlar annelerinden. Bunların hepsi sonradan öğrenilen meslekler. Keşke Türkiye’de de kadınlar berber ve kuaför olsa. Kadınlar ve erkekler için ayrı kuaförler olduğu gibi ikisine de hizmet verilen (hatta yan yana manikür -pedikür yaptırdıkları) kuaförlerin de mevcut olduğunu belirteyim.

Tabii bundan daha önemli şöyle bir detay var. Kuaförler işlerini iyi bilmiyorlar. Tesisatçılık(aşağıda okuyacağınız gibi), kuaförlük gibi el becerisi gerektiren işlerde Fransızlar iyi değiller. Benim Marsilya’daki düğünümde saçım da makyajım da rezaletti örneğin. Bu düğünden 2 ay önce İstanbul’daki nikahımda saçım da makyajım da efsane olmuştu. O günlerden beri iki organizasyonun da fotoğraflarına bakıyorum, arada uçurumlar var. Fransa’daki saçım iki saat sonra duvağımla beraber düşmüştü. Makyajım 1 saate akmıştı. Ben o profesyonel makyözden daha iyi makyaj yapıyorum keşke yapsaydım (elim çok yatkındır). Kuaför de ayrı bi garipti; bana saçımı bir gün önceden yıkamamı, ”tekniklerinin böyle olduğunu” söyledi. Hayatımda ilk kez böyle bir şey duydum. Saçıma binlerce tel toka taktı ve saç yine de düştü. Ben 25 sene İstanbul’da yaşadım, sayısız kez kuaföre gittim hepsi işini ciddi yapan, işine hakim insanlardı. Bu beceriksizlere paranızı kaptırmayın (ayrıca inanılmaz pahalı kuaför fiyatları). Sadece benim değil eşimin de iki organizasyondaki fotoğrafları arasında uçurumlar var. İstanbul’da berber onu bir fotomodele dönüştürmüştü, Fransa’da ise oğlan çocuğu gibi kestiler saçlarını (kendi memleketinde!). Sakın ha girmeyin bunların dükkanlarına.

Tamirat/tesisat işleri : Fransızların bu işlerden hiç anlamadığını söyleyerek başlayayım. Diyelim evde bir şey bozuldu geliyorlar, bakıyorlar ve gidiyorlar. (emlakçının gönderttiği kişiler genelde böyle çıkıyor) El becerisi diye bir şey yazmıyor kitaplarında. Yalnız bazı internet siteleri var; oralarda çok becerikli ustalar veya bu iş mesleği olmasa bile bilgisi ve ilgi alanı olan kişiler oluyor. Onlardan hakikaten memnun kaldım. Size de tavsiye ederim.

Sinema salonları: Bu konuda da diyeceğim var elbet. Sinemaya giderseniz bilin ki antrakt yok yani tüm filmi bir seferde izliyorsunuz. 3,5 -4 saatlik filmleri bile. İhtiyaç halinde tuvalete elbette gidebilirsiniz ama bir garipsenmiyor değil hani. Sonrasında karanlıkta salona geri girip yerinizi bulmak zorunda kalıyorsunuz. Koltuk seçimi diye bir şey de yok en azından benim gittiğim sinemalarda yoktu. İstediğiniz yere geçiyorsunuz. Fransızlar milliyetçiliklerinden mi yoksa İngilizce bilmediğinden midir bilinmez dublajı çok severler. Çoğu filmi çocuk filmi gibi dublajlı izlerler. Ama artık bu inat kırılmaya başladı az da olsa altyazılı seanslar bulunabiliyor. Sinemanın en güzel yanı ise tuzlu popcorn olması. Çünkü Fransa’daki marketlerde sadece şekerli popcorn var. Tuzlu popcorn ise hazır halde değil microway’de patlatabileceğiniz şekilde satılıyor. Ben sırf tuzlu popcorn için sinemaya gittiğimi bilirim. Evde microway olmasına karşıyım çünkü. Sonra mısır patlatma makinesi aldım da rahatladım 🙂

Plajlar: sanırım bir tatil yazımızda bu konuya değinmiştim ama konseptimiz gereği kısaca tekrarlayayım. Fransa’da plajların %95’i halk plajıdır. Bu ne demek? Yani giriş ücretsizdir ve plajda hiçbir hizmet yoktur. Şezlongunuzu, havlunuzu, şemsiyenizi ve tüm günü orada geçirecekseniz yiyeceğinizi-içeceğinizi siz getirirsiniz. Tuvalet dahi yoktur. Olan tek şey duştur (zahmet oldu ya). Otellere ait plajlarda ise her türlü hizmet vardır ve giriş ücreti otel ücretine dahil değildir. Her girişi ayrı ödersiniz. Oldukça pahalıdır. Halk plajlarının iyi mi yoksa kötü bir şey mi olduğuna hala karar veremedim. Bizim hem şezlonglarımız hem de şemsiyemiz var. Tuvalet ihtiyacı için ise otele gidiş-dönüş yapıyoruz. Sandviç, meyve, su gibi ihtiyaçları yanımızda getiriyoruz.

Halk plajlarında sigara-marihuana vb yasaktır. Çok büyük kısmına evcil hayvan da sokulamaz ama insanlar maalesef bunu pek takmıyor. Marihuana içenini bile gördüm. Allahın cezası keş yüzünden rüzgarlı havada hepsini ciğerlerimize çektik, keş gibi de koktu açık havada olmamıza rağmen.

Fransa’da çıplaklar plajı diye bir konsept de var. Ben hiç gitmedim, hiç de niyetim yok. Halk plajlarında kadınların üstsüz olma hakkı olması bile hala çok garip geliyorken çıplaklar plajını kaldırabileceğimi hiç sanmıyorum.

Serinin bir sonraki (muhtemelen son) yazısında buluşana dek hoşçakalın.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s